anamursedir-anamur dergi
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

Sponsor Alanı

Anamur SEDİR

Anamur SEDİR 1993-1994

   -Aralık   1993  1. Sayı
   -Ocak    1994  2. Sayı
   -Şubat   1994  3. Sayı
   -Mart     1994  4. Sayı
   -Mayıs   1994  5. Sayı

MAKİ DERGİSİ

MAKİ DERGİSİ-105

Saat

Ana Menü

Sponsor Alanı

 

Ziyaretçi Bilgileri

»Aktif 26  
»Bugün 364  
»Toplam 9219569  
Sayın Ziyaretçimiz
»IP'niz | 18.215.33.158
» Bu sitemizi ziyaretiniz

HAVA DURUMU

ANAMUR

UYUMLU ADAM (Hikâye)

Hafız İ.NAZERLİ

01 May?s 2020, 15:18

Hafız İ.NAZERLİ

HİKÂYE

(TÜRKİYE TÜRKÇESİYLE):

 

UYUMLU ADAM

 

Talihsizin çocuğu Fazıl o kadar üzüldü ki, çünki; evine giren hırsızı tanıyordu. Ancak onun kendi fakir evinden hiç bir şey bulamayarak yoksul olarak  çıkacak olmasından dolayı da çok üzülüyordu. Bu yüzden onu görmezden gelmişti. Evin ve kendisinin yoksulluktan neredeyse nefesi kokacaktı. Kendini öne çıkarıp tanıtmasının iyi olmayacağını düşündü. Hırsız, fakir bir eve girmiş olsa da kendine gore bu evden de yükünü tutup çıkmıştı...

Fazıl çalıştığı işyerine giderken kapının arkasında dedikodusunu yaptıklarını duyunca parmaklarının ucuna basarak geri geri çıktı. Durum hiç de iyi değildi. Yıllarca birlikte çalıştığım, birlikte yemek yediğim insanlar  bu konuşmayı duymuş olduğumu bilselerdi, yüzüme bakmaktan bile utanacaklardı...

Bir gün büyük bir toplantıda öğretmen arkadaşı durup dururken dedi ki; “Yüce Allah şahidim, 2. kursumda merkezden gelmiş profesör bana ne kadar dil döktü, yalvar  yakar etti, “gel seni götürelim Moskovaya, 3. kursu bizde devam ettir.” dedi de gitmedim. “Hatırlıyorum.” dedi Fazıl. “Allah’ı şahit tutmana gerek yok.”  

Fazıl;  zavallı, uyumlu bir adamdı. Nasıl ayağa kalkıp o büyük adamı, nasıl böyle büyük bir mecliste yalancı çıkarsın. Mecbur kalıp gülümseye-gülümseye başını sallıyordu...

Yeni atamadan sonra yapılan ilk yönetim kurulu toplantısında başkan, muhasebeci olarak görev yaptığı sürede kominizme karşı savaştığını söyledi. Bu nedenle de bir çok sorunla karşılaştığını gururla anlattı. Salonun aradaki koridorunda yürürken konuşuyordu. Fazıl’ın dalağı sancıyordu. Gerçekten de yüreğine dokunulmuştu. Başkan onu arka sırada gördü. Sevine sevine elini ileri doğru uzattı:

-Bu Fazıl öğretmenden sorun ve onun ne dediğine bakın. Kendisi bizim eskiden beri işyerimizin emektarlarındandır, dedi. Fazıl’da çıt yok.

-Bu yaptığın doğru değil Fazıl, neden konuşmuyorsun?

Fazıl kendi kendine söylendi: ‘Yahu, bu Fazıl’ın anası ölsün.’ Ne yapmalıydı?  Şimdi ne demeliydi?! Bazen öyle şeyler konuşurlardı ki ölü tavuğun bile gülesi gelirdi. Üstelik Fazıl’ı anlattıklarına şahit tutarlardı. Bir defasında öğrenci arkadaşları ile yemek yediler. Sonra beraberce çıkıp bulvar üzerinde bir kafede oturup, çay içtiler. Yalan olmasın bu arkadaşları ile on yıldır da görüşmüyorlardı. Sohbet sohbeti açtı. Zaman hızla ilerledi. Vakit de bir hayli geçti.

Çocuklardan biri oturduğu yerden geriye doğru dönerek dedi ki; “Evi yıkılasıcalar, hanımdan korkuyor musunuz? Dili Kurtlanmış Bahadır: “Şahsen benim umurumda değil, hanımı it yerine koymuyorum. Onun üstünlüğü nedir ki, bana “Niye geç geldin,” diye sorabilsin? Yoook, yalancı da olmayayım, bir defasında sormuştu, başımın üstünde Allah var. Sabaha yakın eve döndüm, “Nerdeydin?” diye. Sonra “Ne yedin?” demişti. Allah’a  yemin olsun ki ‘çorba yedim, bir de turşu” dedim. Onu aldım tekmemin altına. Vur ki vur. Kaş göz kalmadı, patladı.”

Birden Fazıla baktı:

-De... Allah’tan bütün bunlara Fazıl şahit!

Fazıl sadece dondu kaldı. Öylece heykel gibi dim dik durdu. Bilemedi gülse miydi, ağlasa mıydı? Orada bulunan ve bu sözü işiten it oğlu itlerden bir tanesi demedi ki;  ‘”Ayıp etmişsin, ey Bahadır! Sabaha yakın evine geliyorsun, hanımını dövüyorsun. Buna Fazıl o saatte nasıl tanık olsun ki?” Konuşmadılar. Kimse de bu soruya cevap vermedi...

Bir gün komşusu Ağbala Mürsel kapısını çaldı. Hoş beşten sonra komşuluk tarihini, komşu kavramının sosyal ve felsefi kavramını uzun uzun anlattı. Sonrada çekti konuyu başka bir söze getirdi. “Komşu” dedi, “Sen çok güzel insansın! Evimi tamir etmek istiyorum... Bankada bir tanıdığım var. Bana 10.000 manat(Azerbaycan parası) verecekler. Beni sıraya koydular. Sendende gizledim ama... Bu paranın beş-altı bini  evin tamirine gider, kalanıyla da bir araba çekeceğim altıma. Otobüsten, metrodan bezdim. Mesele şudur ki, sizin gibi saygın bir garantöre ihtiyacım var, bu kredi için.”

Fazıl kederli bir tebessümle sordu:

- Yani sana bir şahit lazımdır. Komşusu evvela duraksadı. Sonra bir kahkaha attı:

-Haberin olsun. Şahitler eskilerde kaldı Fazıl öğretmen, şahit  ihtiyacı eski günlerde kaldı... Şimdiki zamanda, hem de banka senetlerinde  ona garantör (kefil) diyorlar.

Bu 10.000 manat meselesinde içine anlaşılmaz bir şüphe düşse de, uzun yıllardır komşuluk yaptığı bu kişiye ‘Yok, olmaz’ demeye dili varmadı, razı oldu... 2 ay sonra anladı ki,  komşusu parayı almış, evi satmış ve ortadan kaybolmuştu. Aradan çıkıp 10.000  manat borcu da faizi ile birlikte ödemesi için Fazıl’a bırakmıştı. İyice fakirleşecekti, ancak hayıflanmaya gerek yoktu ki kefil olmakda. Gülümseyip başını salladı,  hepsi bu, işin bitti vesselam. Yoksa bu da mı başına Allah’tan geldi, durum böyle miydi?  Garantörü durdurun, parayı yiyen kişinin kaçmasına izin verin.. Aht etmişti. Bundan sonra Rocfeller(Dünyanın en zengin adamı) gelse bir daha kefil olmak mı..? Allah korusun...

Fazıl, akşam üzeri işten çıkmış evine dönüyordu. Mahalle girişinde bir feryat-figan işitti. Eski komşusu Ağbala Mürsel asfaltın üstündə kanlar içinde kalmıştı, çabalıyordu. Bağırsakları dışına çıkmış sallanıyordu. Yüreğinin alt kısmına, karnına saplanmış bıçaktan dolayı böğründen kan fışkırıyordu. Gelip yanına yaklaşınca Ağbala Mürsel hırıltılı bir sesle  zorla bir kaç kelimeyi söyleyebildi:

- Bıçağı çıkart. Cankurtarana(Ambulansa) telefon edin.

Hiç birşey düşünmeden bıçağı çıkarttı. Çıkartmasıyla birlikte kan onun eline, yüzüne-gözüne de bulaştı. Mendilini de çıkarıp yaraya bastırdı, ama boşunaydı.

- O yarayı ne yazık ki elinizle kapatarak hiç birşey olmaz. Ambulans çağırdık, şimdi gelirler. Yakınlardaki çay ocağından çıkıp gelen gençlerden biri böyle dedi. Toparlanıp ayağa kalktı. Birden anladı ki, cinayəte teşebbüs olayına şahit olmuştu. Ağbala Mürsel’i düşündü. Onun kendisine ne yaptığını hatırladı ve oradan uzaklaşmak istedi. Maalesef geç kalmıştı. Yaralıya müdahale etmek için gelen ambulansla birlikte polislerde olay yerine gelmişlerdi. Üstü başı kan içinde, kanlı bıçak elinde, yaralanan adamın yanından kaçmak durumunda olan şüpheli birisini hangi ahmak  serbest bırakırdı ki???

Bir həftaya yakın  nezarette kaldı... Tabi ki cinayete teşebbüsle suçlandı. Ağbala Mürsel ise tesadüfen seçilmiş masum bir burban değildi. Birisinin çocuğuna iş bulmak adına 5000 manat para almıştı. Bu yüzden onu bıçakla deşmişlerdi. 

Fazıl’ın karnını iyice doyurup bir akşam yemeğinden sonra bıraktılar. Suçsuz olduğu anlaşılmış ama, neden sonra... Polis merkezinden çıktı. Yolun kenarında durup, taksi beklemeye başladı. Bir anda gördüğü manzara karşısında şok oldu. Bir araba karşıdan karşıya geçmekte olan genç bir oğlan çocuğuna çarpıp onu  asfalta yapıştırdı. Sonra da arkasına bakmadan gaza basıp, hızla, tekerleklere patinaj çektirerek oradan kaçtı. “Yine bir cinayete mi şahit oldum?”  Aman Tanrım!  başına iş mi almıştı yine. Hiçbirşey yapmadı. Delicesine avazı çıktığı kadar bağırdı:

--H-a-a-y-y-y-ı-ı-r-r-r..... Ben hiç birşey görmedim. Ben hiç kimseyi görmedim. Ben şahit değilim...

Arabanın uğultusuna ve patinaj sesine merkezin kapısından çıkan polisleri gördüğü anda onlara bağırmaya başladı:

- Başınıza kurban olayım. Ben hiç birşey görmedim. Kurban olurum size. Ben hiçbirşey görmedim... Araba da zaten o kişiye çarpmadı...Babamın mezarı üstüne yemin ederim ki ben hiç birşey görmedim.

Onu kenara itelediler. Ama o devamlı bu cümleleri tekrar edip durmaktan vazgeçmedi. Hafta boyunca olayı soruşturan amire karşı sesi göğe çıkacak şekilde haykırdı  durdu. Fazıl soruşturmacının yakasından tutarak ona şöyle diyordu:

- Kurban sana, benim haberim yoktur. Gözümü yummuştum, hayalimde pilav yiyordum.Vallahi, hiç birşey görmedim. Araba bu tarafta adama vurdu, ben  başka tarafa bakıyordum. Yoksa ne var ki, bunda? Allah’tan şahit olmak çok şerefli iştir, gardaş! Bak söylüyorum hala böğürlerimde tepik izi var, böbreklerimde sancılı...

İş öyle bir noktaya geldi ki laf başı bu sözleri söylemeye başladı. “Ben şahit değilim, ben hiç birşey görmedim!..” Polisler bu yüzden deli olduğundan şüphelenerek onu, tımharhaneye göndermeye karar verdiler.

...Fazıl tımharhaneye götürüldü. Orada da yarı deli bir adamın başhekim tarafından feci şekilde dövüldüğüne tanık oldu. Ertesi gün başhekim hastaları, hekimleri, çalışanları bir araya toplayıp onlarla bir toplantı yaptı. Başhekimin parmağını birinci sırada oturanların gözüne sokmasına az kalmıştı. Tehtitkar bir tutum içindeydi.

-Şunu açıkça söyleyeyim ki delisiniz, hastasınız. Deli adını üstünüze yapıştırıp bana eşşeklik yapmayın. Böyle devam ederse Allah’a yemin ederim ki, ele güne karşı sizi öyle bir hale koyarım ki, eşekten düşmüş saman çuvalı gibi olursunuz. O gün birisini öyle dövdüm ki kanlı önlüğümü önüne attım. Şimdi hala kedi gibi ağlıyor. Birden Fazılı gördü:

- Bakın bu hasta var ya... Allah’tan bir şahit olarak, bu olayı gördü...

Özetle... Fazıl  bir ses koyverdi. Sanki uludu. Sesinden duvarlar titredi. Deliler yere uzandılar ve başlarını  iki ellerinin avuçlarıyla  bombadan korunuyormuş gibi tuttular. Hemşireler de oradan kaçtılar.

- Yok, ben şahit olmayacağım. Ben Allah için de hiçbirşeye de şahit değilim. Yeterin artık! Benden başka adam yok mu? Adamı düzyolda giderken çarparlar mı?..

İçeriye iri yarı iki sağlık görevlisi girdi. Fazıl’ın kollarını kıvırıp ona iğne vurdular. Tecrid edip, deli göyneğini giydirip özel bir odaya attılar bu UYUMLU ADAMI...

 

Yazar: Hafız İMAMNAZERLİ-AZERBAYCAN

Türkiye Türkçesine Uygunlayan: Çınar ARIKAN

 

&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&

 

HEKAYE

(AZERBAYCAN TÜRKÇESİYLE):

 

 

       Üzüyola adam

 

Bədbəxtin balası o qədər üzüyolaydı ki, evinə oğru girəndə onu tanıdığından özünü görməməzliyə vurmuşdu ki, əşşi, kasıbçılıqdan bu yola düşüb, qabağına çıxaram, utanar. Oğru da əlinə keçəndən, kasıbın olanından yükünü tutub aradan çıxmışdı.

Kabinetinə gedərkən qapının dalında arxasınca qeybət quranların səsini eşitdiyində barmaqlarının ucunda geri qayıtmışdı. Yaxşı deyil axı, öz aramızdır, çörək kəsdiyi, illərdir bir otaqda oturduğu adamlar bilsələr ki, o, bu söhbəti eşidib, pərt olarlar, üzünə baxmağa xəcalət çəkərlər. Bir gün böyük bir məclisdə tələbə yoldaşı durub deyəsən ki, de, Fazil Allah şahidi, II kursda mərkəzdən gəlmiş professor nə qədər dil tökdü, yalvar-yaxar elədi ki, gəl səni aparaq Moskvaya, III kursu bizdə davam etdir, getmədim. Yadındadı, Fazil, sən Alllah? Fazil yazıq üzüyola adamdı, durub o boyda məclisdə o boyda kişini necə pərt vəziyyətdə qoysun, yalanın çıxartsın? Məcbur qalıb gülümsəyə-gülümsəyə başını yelləyirdi.

Yeni təyinatdan sonra keçirdiyi ilk kollegiya iclasında sədr, köhnə rəhbərliyin dövründə, baş mühasib işlərkən kommunizmə qarşı açıq-aşkar mübarizə apardığını, bu səbəbdən çox problemlərlə üzləşdiyini qürurla danışırdı. Danışa-danışa da gözü zalı gəzirdi. Fazilin dalağı sancdı. Doğrudan da, ürəyinə daman düz çıxdı. Sədr arxa sırada onu gördü. Sevinə-sevinə əlini irəli uzatdı:

- Elə bu Fazil müəllimdən soruşun, gör nələr danışır? Bizim köhnə əməkdaşlardandır. Düz deyil, Fazil, niyə dillənmirsən?

Anası ölsün Fazilin. Neynəməliydi ki?! Hələ bu harasıdı? Bəzən elə ağlasığmaz işlərdə onu şahid tuturdular ki, ölü toyuğun gülməyi gələrdi. Bir dəfə tələbə yoldaşları yemək yedilər, sonra çıxdılar bulvara çay içməyə. Yalan olmasın, 10 il vardı görüşmürdülər. Söhbət söhbətə calandı. Xeyli vaxt keçdi. Uşaqlardan biri qayıtdı ki, ay eviniz yıxılmasın, gecdi, evdə nə cavab verəcəksiniz? Arvaddan qorxmursunuz? Diliqurdlamış Bahadur döşünə döydü ki, şəxsən mənim vecimə deyil. Arvadı it yerinə də qoymuram. Onun hünəri nədir ki, məndən soruşa, niyə gec gəlmisən? Yox, yalançı olaram, bircə dəfə soruşub, o da ta adamın başının üstündə Allah var, səhərə yaxın qayıtdım, soruşdu ki, hardaydın? Allaha and olsun, bunu deməyini gördü, nə yemisən, turşulu aş, saldım təpiyin altına, vur ki, vurasan. Baş-göz qalmadı.

Birdən Fazilə baxdı.

-De, Fazil Allah şahidi!

Fazil sadəcə dondu. Elə-belə heykəl kimi qurudu. Bilmədi gülsün, ya ağlasın. Bir köpəyoğlu demədi ki, ayıb olmasın, ay Bahadur, səhərə yaxın evinə gəlib arvadını döyürsən, burada Fazil niyə şahid olmalıdır axı? Dillənmədilər. Heç kim bu sualı vermədi.

Bir gün qonşusu Mürsəl qapını döydü. Xoş-beşdən sonra qonşuluq tarixini, gor qonşusu anlayışının sosial-fəlsəfi mahiyyətini anlatdı, sonra mətləbin kəkilindən tutub çəkdi ortaya. Qonşu- dedi-sən çox yaxşı insansan. Evi təmir etmək istəyirəm. Bankda tanışım var. 10000 düzüb-qoşurlar. Səndən nə gizlədim, 5-6-sı təmirə gedər, qalanına da bir nimdaş maşın alıb qoyaram altıma. Avtobusdan, metrodan bezmişəm. Məsələ burasındadır ki, mənə bir nəfər sənin kimi hörmətli adam zamin lazımdır.

- Yəni sənə şahid lazımdır də, - Fazil kədərli təbəssümlə soruşdu.

Qonşu əvvəl duruxdu, sonra qəhqəhə çəkdi.

-Məzən olsun, Fazil müəllim, şahid söhbəti köhnə dövrlərdə qaldı, indiki zamanda, həm də bank sənədlərində ona zamin deyirlər.

Bu 10000 məsələsindən içinə anlaşılmaz bir sancı dolsa da, neçə ilin qonşusuna “yox” deməyə dili gəlmədi, razılaşdı.... 2 aydan sonra məlum oldu ki, gözünə döndüyüm qonşu pulu götürüb, evi satıb, aradan çıxıb. 10000-i, üstəgəl faizini təzəcə ödəyib qurtarmışdı. Fikirləşirdi ki, hayıf deyil şahid olmaq?! Gülümsəyib başını yelləyirsən, vəssəlam, işin bitdi. Yoxsa, sən Allah, bu da işdir? Zamin dur, pulu yeyən çıxsın aradan, sənin yaxan əllərdə qalsın. Qət eləmişdi, bundan sonra Rokfeller şəxsən gələ ha, Allah vurmuşdu, zamin-zad duran deyil.

Axşam tərəfi işdən qayıdırdı. Məhləyə girəndə qışqırtı eşitdi. Köhnə qonşusu Ağabala asfaltın üstündə qan içində çabalayırdı. Bağırsaqları çıxıb sallanırdı. Ürək nahiyyəsindən saplanmış bıçağın böyründən qan fışqırırdı. Əyilib baxanda Ağabala xırıltı içində bir neçə kəlmə deyə bildi:

- Bıçağı çıxart. Skoraya zəng.

Heç nə düşünmədən bıçağı dartdı. Çıxartmağıynan qan üz-gözünü də bulaşdırdı. Cib dəsmalını yaranın yerinə basdı. Amma xeyri olmadı.

- Alə, əl vurma, təcili yardıma zəng vurmuşuq, gəlirlər indi, - yaxınlıqdakı çayxanadan tökülüşüb gəlmiş, amma laqeyd dayanan gənclərdən biri dilləndi. Diksinib ayağa durdu. Birdən anladı ki, cinayət hadisəsinə şahid oldu. Ağabala keçindi. Üzüyolalıqdan başına gələnləri xatırlayıb gücü gəldikcə qaçmaq istədi. Təəssüf ki, gecdi. Təcili yardım maşını ilə birlikdə polislər də gəlib çıxdılar. Üst-başı qan içində, qanlı bıçaq əlində, öldürülən adamın yanından qaçmaq məqamında olan şübhəlini hansı axmaq sərbəst buraxardı ki?

Bir həftəyə yaxın KPZ-də yatdı. Axır ki, cinayətkar tapıldı. Sən demə, Ağabala da təsadüfün qurbanına çevrilmiş məsum filan deyilmiş. Birinə uşağını işə düzəltmək adı ilə 5000 manat pul atıb.

Əlqərəz nahardan sonra Fazili buraxdılar. Şöbədən çıxıb yolun qırağında dayandı, taksi gözləyirdi. Bİr də gördü dəli sürətlə gələn xarici markalı maşın yoldan keçən cavan oğlanı vurub asfalta yapışdırdı, sonra da arxaya baxmadan aradan çıxdı. “Yenə cinayətə şahid oldum?” Ha illah elədi, özüynən bacara bilmədi. Iradəsinə gücü çatmadı. Dəlicəsinə qışqırdı:

- X e-e-e-e-y-y-r-r. Mən heç nə görmədim, heç kimi görmədim. Mən şahid deyiləm.

Maşının uğultusuna şöbədən çıxan polisləri görən kimi qaçdı onların üstünə:

- Başınıza dönüm, qurban olum sizə, mən heç nə görmədim. Atamın goruna and olsun, heç kimi görmədim. Maşın adam-zad vurmadı.

Onu kənara itələdilər. Əl çəkmədi. Həftə ərzində istintaqı aparan müstəntiq də səs-küyə çıxmışdı. Fazil qaçıb müstəntiqin yaxasından yapışdı:

- Qurban sənə, mənim xəbərim yoxdur. Gözümü yummuşdum, xəyal-plov yeyirdim. Vallah, heç nə görmədim. Maşın bu tərəfdə adam vurdu, mən o tərəfə baxırdım. Yoxsa nə var ki, burada? Allah şahidi olmaq çox şərəfli işdir, qardaş! De, hələ də böyrəmlərimdə ağrı, kürəyimdə təpik izləri var.

Iş o yerə gəlib çatdı ki, polislər onu dəlixanaya göndərmək qərarı verdilər.

... Fazili kameraya aparanda aqressiv bir dəlinin baş həkim tərəfindən möhkəm döyüldüyünə şahid oldu. Səhərisi gün baş həkim nədənsə bərk əsəbiləşmişdi. Xəstələri, həkimləri, bütün xidmət personallarını yığıb iclas keçirirdi. Az qalırdı, barmağını birinci sıradakıların gözünə soxsun.

- Gözüm aydın olsun ki, dəlisiniz, xəstəsiniz. Dəli adını üstünüzə qoyub eşşəklik eləməyin. Belə davam etsə, and olsun Allaha, elə günə qoyaram sizi, povorotda düşmüş saman presinə dönərsiniz. De o gün biri özünü apara bilmirdi, eşşək balası kimi çırpdım, sonra da smertelni rubajkaya saldırdım. Indiyə kimi anqırır. Birdən Fazili gördü:

- Bax o təzə xəstə var e, Allah şahididir, gələndə gördü.

Vəssəlam. Fazil bir qışqırtı vurdu, bir tükürpədici səslə uladı, divarlar titrədi. Dəlilər döşəməyə uzanıb, bombadan qorunurmuşlar kimi başlarını tutdular. Tibb bacıları otaqdan qaçdılar.

- Yox, mən şahid olmayacağam. Mən heç Allah şahidi də deyiləm. Bəsdirin, məndən başqa adam yoxdu bəyəm? Adam üzüyola olanda elə minib çaparlar?

İçəri iki yekəpər feldşer girdi. Fazilin qollarını burub iynə vurdular. Təcrid köynəyini geyindirib apardılar ÜZÜYOLA ADAMI...

 

Müellif: Hafiz İMAMNAZERLİ

Bu haber 10624 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit
    ARATOS DERGİSİNİN BAŞARI ÖYKÜSÜ29 Ekim 2020

Sponsor Alanı

Sponsor Alanı

 

ANKET

ANAMUR OKULLARINDA SERBEST KIYAFET UYGULANSIN MI?




Tüm Anketler

0cak - 2012 / Her Hakkı Saklıdır / Kaynak gösterilip, sitemizin ilgili sayfasına link verilerek alıntı yapılabilir. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir-Site ticari olmayıp, kütüre hizmet eder.
RSS Kaynağı | Anasayfa | İletişim

(c)2012 Anamur Sedir